Mutluluk Kiminle Evlendi?

Çay benim çeşme elin

 

deniz benim, balık elin

Yoksullara yüz vermez

zenginlerle evlenir

09mutluluk adlı gelin

GÜL-DÜRT-MECELER

-Annemin damatları için yorumu: “Bütün öküzler de bizi buluyor, nasıl ot yetiştirdiysem artık.”
>>> -Merdivenlerden düştüğümü gören ve buna rağmen “düştün mü”diye soran mal. “Yok düşmedim benim iniş tarzım bu”
>>> -Millet ruh ikizini buluyor, ben 15 dakikadır çorabımın diğer tekini bulamadım. Nerde yanlış yapıyorum acaba?
>>> -İzdivaç programları çok ilginç. 70 yaşındaki adam “elektrik alamadım ben” diyebiliyor. Bence sen nefes aldığına dua et.
>>> -Ben hiç anlamıyorum ya, madem ki okumanın yaşı yok, bırakın gençliğimizi yaşayalım, ilerdeokuruz.
>>> -Anne ben niye kimseyi sevemiyorum, bu şanssızlık genetik mi? dedim. O senin bireysel mallığın bizikarıştırma dedi. Hemen sustum.
>>> -Elalemin çocukları 1nci oluyor diyen anneme, bak analar neler doğuruyor, sende iş yok dedim, ardından terliği yedim.
>>> -Beş tane onluk verecekmiş gibi para sayma sesi çıkartıp, şovunu yapıyorsun sonra laps diye tekellilik veriyorsun ya, yatacak yerin yok senin, bankamatik.
>>> -Arap kanalında maç izliyorum. Spiker ne derse babaannem “amin” diyor.
>>> -Hadi çal giderken kapımı diyen Serdaç Ortaç’a seslenmek istiyorum. Kapı giderken değil, gelirkençalınır. Saygılar… -Doktor 3 ay ömrünüz kaldı deyince “Başhekimin yakınıyım” dedim. 6 ay daha uzattı. İşi bilecen abi.
>>> -Bazen susmak en iyi cevaptır ama laf sokmak varken neden susayım ki?
>>> -50 kadına eski sevgililerini sorduk; 20 yeni hayvan adı öğrendik.
>>> -Eşofman takımı almaya gittim. Param yetmedi sadece altını aldım, üstü kalsın dedim. Havam oldu.
>>> -Baba: “Oğlum yeter artık facebook dışında bir dünya daha var” “Vallah mı? Linki yollasana!”
>>> -Biz de yanlış olmaz, olmuşsa yanlışlıkla olmuştur.
>>> -Eczaneden çıkarken “Tekrar bekleriz” lafı beddua değil de nedir abi?
>>> -Bir erkeğin ne kadar tehlike olduğunu görmek için, maç izlerken kanalı değiştirmek yeterlidir.
>>> -Bir kızla baş başa film izlerken erkeklerin kafasında dönen diğer filmler 6 dalda Oscar alır.
>>> -Otobüste arkaya doğru yürüyelim diyen adama “yürümek isteseydik otobüse binmezdik” diyen genci tebrik ediyorum.
>>> -Bazı insanları ALLAH’a havale etmek yerine; ağzını burnunu dağıtıp havale geçirmesini istiyorum.
>>> -“Alo oğlum nerdesin?’’ ‘’Otobüsteyim anne geliyorum.’’ “Çıktın mı okuldan?” ‘’Yok anne otobüsü okula soktum içinde bekliyorum.’’
>>> -Hap yazma yutamam, şuruptan midem bulanır, iğneden de korkarım… diyen ergene “Muska mı yazayım “diyen doktora saygılar.
>>> -“Derste hep aynı parmakları görüyorum” diyen hocama; değişiklik olsun diye orta parmağımı kaldırdım. Dersten attı, mağdurum.

DERTTEN KURTULMAK…

“Allah dert verip derman aratmasın” deriz ama derdi severiz biz. Kendimize yeni dertler icat ederiz! “Dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar?” diye şarkı söyleriz. Dert çekmek yetmez, gama kedere, tasalara ve çileye de bürünürüz. Derdimiz dağlardan büyüktür. Dertlere ortak olacağımıza, “Bir mum yak, derdine yan” diye alay ederiz. “Âlemin derdi seni mi gerdi?” der, dudak bükeriz. Çocuklar büyür ama dertleri de büyür, ortaya yeni dertler çıkar. Ali Ekber Çiçek bir türküsünde, “Derdim çoktur, hangisine yanayım?” diye soruyor. “Derdini söylemeyen derman bulamaz” deriz ama “Söyleyemem derdimi kimseye derman olmasın diye” şarkısını söyleriz. Dertli şarkılar söyleyip ah ve of çekeriz…
Orhan Veli Kanık, derdini anlatacak ama nasıl söyleyeceğini bilemiyor:
“Bilmem ki nasıl anlatsam size derdimi
Ekmek parası desem, değil,
Gönül yarası desem, değil…
Bir dert ki, dayanılır şey değil!”
Fuzuli dert şairidir. “Dert çok, hemdert yok, düşman kavi, tali zebun” diye dert yanar ama bir gazelinde Mecnun’a şunları söyletiyor:
“Benim tek hiç kim zar ü perişan olmasın yârap
Esir-i derd-i aşk u dağ-ı hicran olmasın yârap
(Hiç kimse benim kadar ağlayıp inlemesin, aşk derdinin tutsağı ve ayrılık yaralısı olmasın Tanrım) **
Aşk derdiyle hoşum, el çek ilacımdan tabip”
İçenlerin çoğu dertlerini unutmak için içer ama içtikçe de dertlenirler! Bir şarkıda, “Kimi dertten içermiş kim neşeden/ Kimi yâr elinden kimi şişeden…” deniliyor. Bir başkasında sevgiliye, “Dert bende, derman sende/Aşk bende, ferman sende” diye sesleniliyor. Sevgiliye, “Niçin baktın bana öyle/Derdin nedir çabuk söyle” diye soran da var…
Arpa buğday geç olur
Güzeller güleç olur
Güzellerin gülüşü
Dertlere ilaç olur.
Dert çekmekten çok, derdimizi kimsenin anlamaması, derdimizi kimseye anlatamamak üzer bizi, “Derdimden anlayan yok/Halin nedir diye soran yok/Bu böyle yaşamak mı/Sanki benim canım yok” dedirtir, ah çektirir.
Dert anlatamamak çok acıdır. Ben bir şiirimde bu duyguyu şöyle vurgulamıştım:
Tu Allah kahretsin!
Onlar uzaya gitti geldi
Ben daha hâlâ sana
Derdimi anlatamadım…”
Dert çekmekten yakınanlara alayla “Anlat derdini marko paşaya!” derler.
Marko Paşa’nın dert dinlediğini sanmayın sakın. Dinler gibi yaparmış. Dertleri bir daha seçilmek olan kimi politikacılar da öyle değil mi?
Âşık Dertli, “Bakmazlar Dertli’ye algındır diye/Hakikat bahrine dalgındır diye” diyor. Gerçekleri dile getiren aydınlara da kimse bakmaz ve başları hep derde girer ama gene de toplumun dertleri dile getirmekten yılmaz, usanmazlar.
Erkin Koray’ın, “Arkası gelmez dertlerimin/Bıktım illallah/Biri bitmeden öbürü başlar/Vermesin Allah!/Böyle gelmiş, böyle mi gidecek?/Korkarım vallah!/Yok mu çaresi dostlar/Fesuphanallah!” demesi boşuna değil hani…
Atalarımız, “Büyük başın derdi büyük olur” demişlerdir. Herkes kendi derdini büyük sanır, “Derdim deryadan büyük” diyerek kendi derdinin çokluğundan söz eder, “Sular mürekkep olsa yazılmaz benim derdim”, “Dalmışım dert deryasına, kurtaran yoktur” der.
Bir manide şöyle deniliyor:
“Hey yavrular yavrular
Yuvada kuş yavrular
Ellerin derdi biter381002_10150484458733584_1586587103_n
Benim derdim yavrular”
Ataol Behramoğlu, bir şiirinde, “Bu dert beni adam eder” diyor. Dertlerle savaşmak, onları yenmeye çalışmak bizi güçlendirebilir ama sabır ve azim, yılgınlık göstermemek gerek.
Derdimizi içimize atmamalı, dostlarımızla paylaşmalıyız. Dertler paylaşılınca azalır, mutluluk paylaşılınca çoğalır. Bunu unutmayalım. Derdini kimseye söylememek hastalığa yol açabilir, zamanla içi çürük bir ağaç gibi yıkılıveririz.
Sabahattin Ali, Sinop hapishanesinde yatarken bile umudunu hiçbir zaman yitirmemiştir. Onun şu sözleri hepimize rehber olmalı:
“Dışarıda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu dertler oyalar
Aldırma gönül aldırma
***
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allaha
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma!”

AŞKIM!?..

Aşk yere düştü, ayaklar altında kaldı. Aşkın kutsallığı yerle bir oldu. O eski aşklara çocuklar bile gülüyor. Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı gibi âşıkların sevdaları, çektikleri çileler herkese masal gibi geliyor ama “Aşkım” sözcüğü ağızlarda sakız oldu son zamanlarda. Aşkın içi boşaltıldığı, aşk sözde kaldığı halde, her gün kavga eden çiftler, hatta çoluk çocuk bile birbirine “aşkım” diye sesleniyor! Hadi karşı cinsten olanlar neyse, ya annelerin çocuklarına, kızların erkek kardeşlerine “aşkım” demelerine ne buyrulur?
Bir de “aşk yapmak” diye bir şey çıktı. Aşk yapılmaz, yaşanır. Birbirini sevmeyen iki kişinin yaptığı cinsel eyleme “sevişmek” bile diyemeyiz. Sadece cinsel birleşmedir bu…
“Aralarında aşk var, aşk yaşıyorlar” denilen medyatik yıldızlar ya reklam aşkı yaşıyorlar ya da basit bir hoşlanmayı, cinsel arzuyu aşk diye niteliyorlar ve buna “seviyeli birliktelik” adını yakıştırıyorlar! Üç gün sonra da aşkları bitiyor, birbirlerine hakaret etmeye başlıyorlar ya da başka bir aşka yelken açıyorlar…
Sevdiği kişiyi dövenler, yaralayanlar, hatta öldürenler var. Yahu insan sevdiğine nasıl kıyar, ona nasıl zarar verir? Gazetelerde “Aşk Cinayeti” başlığını görünce cinler tepeme çıkıyor. Aşk cinayeti olur mu be! Asıl aşksızlık, sevgisizlik cinayettir.
Ahmed-i Dai, “aşk olmayan gönülde acep can olur mu hiç/ her can kim onda aşk yok iman olur mu hiç” diye soruyor. Ne dersiniz? Andersen sevgiyi inciye benzetiyor: “Kalbimin yaptığı inci sensin ey sevda.” George Sand ise, “Sevmek iki kez yaşamaktır” diyor. Biz de sevmemek hiç yaşamamaktır, diyebiliriz. Bir şarkıda, “Gözlerime iyi bak/Sana aşkı anlatacak” deniliyor. Saint Exupery, “Aşk birbirinin gözlerinin içine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır” diyerek güzel bir noktaya değiniyor. “Sevmek, nsanın kendi kendini aşmasıdır.” Bunu Oscar Wilde söylemiş. Sevmek aynı zamanda kişinin yerinde saymaktan, renksizlikten, monotonluktan kurtulması demek değil midir?
Dünyanın en ıssız yeri neresidir biliyor musunuz? Aşksız bir kalptir! Bir Fransız atasözü, “Aşk, aya benzer, büyümediği zaman küçülür” diyor. Kimi aşkların çok sürmemesi bundan olsa gerek. Aşkın gözü kördür ama yolunu kolay bulur. Bakar körlere duyurulur! Sevmeyi, âşık olmayı ahlaksızlık sayanlar şu söze kulak versinler: “Ahlak, aşkın annesidir.” Stendhal. Veysel “Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa” demişti. Tagor da şöyle diyor: “Aynaların övgüsüne kanma/Ey güzellik, aşkta sına kendini.”
Şeyh Bedrettin, “Aşk, kendini aşkın konusu olan nesneyle özdeşleştirme, onunla tam olarak kaynaşma, bir başka deyişle özneyle nesne arasındaki çelişkileri kaldırma arzusudur” diyor. Cinsel dürtü değil yani! Gönül sıcaklığı, duygu alışverişidir o. Kesemez ışığını hiçbir bulut, batmaz asla güneşi; ama sıyrılamazsan bencillikten, çıkarcılıktan, boşuna besleme umut, aşkın güzelliğine kavuşmayı unut. Yaz kış açan bir çiçektir aşk, en iyi düş, en güzel gerçektir, onunla renklenir dün ve bugün, onunla ışıklanır gelecek…
Görünüşte üç harfli bir hecedir ama gönlümüzdeki ece, yıldızlı gecedir. Basmakalıp kişilerin çözemedikleri, çözemeyecekleri bir bilmecedir o. Paha biçilmez bir hazinedir değerini anlayana… Gönlümüzün gülen ayvası, ağlayan narıdır aşk. Onunla çoğalır doğamızın yeşili alı, odur yaşam ağacımızın çiçekli dalı, güzelliğin balı. Şiirdir öyküdür aşk, sanattır. Bizi başka dünyalara uçuran kanattır, ileriye hep ileriye koşan bir attır…
Aşk gönülde gül açtırır, merhem olur yaraya; nerede aşk varsa o yer döner saraya! Aşk gönül yakamozu, yaşamanın özüdür. Sevenin sevilenin bal yapar arısı, çiçeği yani içinde aşk olmayanın yıldızsızdır gecesi, iyiye ve güzele kapalıdır kapısı, bir fiskede yıkılır; temelsizdir yapısı. Sevmek, o gül sadece benim olsun demek, onu hoyratça dalından koparmak, haşin bir biçimde koklamak değildir; gül dikmektir sevmek sevdiğinin bahçesine, kendi bahçesine dikercesine özene bezene. Oturmaktır sevdiğinin adresinde kendi evinde oturuyormuş gibi ve de oturduğu yeri gülle donatmaktır… Seven kişi sevdiğinin adını dağlara taşlara değil; kalbine yazar aşk kalemiyle. Gözü gibi bakar ona, soldurmaz çiçeklerini. Aşkı oyun ya da oyuncak sananlar kendilerine başka oyunlar, oyuncaklar arasınlar. Yoksa aşk onlara öyle bir oyun oynar ki, neye uğradıklarını şaşırırlar, “Talihin elinde oyuncak oldum” diye yanık şarkılar söylerler. Aşk kumar da değildir. “Aşkımla oynama, kumar değildir/Seviyorum demek hüner değildir” deniliyor bir şarkıda. Hüner karşılık beklemeden candan sevmek, sevgisini düşünce ve davranışlarla göstermek, sevdiğini hiçbir şeye değişmemektir…
Söz şarkılardan açılmışken şu şarkıya da değineyim: “Damarımda kanımsın/Sevgilimsin canımsın” diye başlıyor şarkı ama “Başkasını seversen bil ki yaşatmam seni” diye duygularımıza tuz biber ekiveriyor! Yılmaz Erdoğan’ın dediği gibi, “Demiri toz, sevgiyi yoz ediyorlar. Ondan bütün bunlar. Oysa cennet aşkın oturduğu yerdedir. “Aşk doğanın yazdığı bir kitaptır.”, “Sevgi doğanın ikinci güneşidir.” George Chapman.
Aşk için çok şeyler söyleyebiliriz. Ona gereken önemi vermedikten sonra ne söylesek boş. Aşkın yaldızlı sözlere karnı toktur. O yüzden sevdiğimiz kişiye, “Aşkım, hayatım, canım, seni dünyalar kadar seviyorum” diye iltifatlar edeceğimize, ona, onun aşkına tüm içtenliğimizle sarılalım, aşkın kutsallığına leke düşürmeyelim. Gönül sevdiğini görünce şen olur kanatlanır, sevdiğini sevindirmek için her derde, çileye canla başla katlanır, onu üzgün görürse gözleri bulutlanır; aşkın yüceliği işe böyle kanıtlanır.
Aşkın kadar büyük, kinin kadar küçüksündür. Sakın bun unutma!
Sevda bir duygu seli
Estirir bahçemizde
Çiçekli bahar yeli
Gönlümüze gül diker
Aşkın sihirli eli…
ERHAN TIĞLI
erhantigli@mynet.com
1c4d00f25a017766ea43b2a75aebcd19

ÖĞÜT SÖZLER

Her yalan başka bir yalana gebedir, yalancı sakat doğan çocuğu sağlam diye yutturan ebedir.
Eğer yalan gerçekleri yönetmeye başlamışsa işler sarpa sarıyor demektir.
Karşımızdakileri dinleyerek var ederiz, bilmediğimiz zaman susarsak kâr ederiz.
Yönetilmiyorsa bir devlet hukukla, belli bir zümrenin elinde olur kukla.
Adalet sömürücülere alet olursa sakın bekleme ondan insaf ve merhamet.
Ne sürüngen ol ne sürü, çevreni çiçeklere bürü.
Kana kana içersek, bilgi, kültür çeşmelerinden
Kurtuluruz geriliğin, yobazlığın yoz gecelerinden.
Güzellik bir sanattır, sanat bin güzellik
Güzellikten ayrılmazsan çoğalır sağlık, esenlik.
Eğer bir kimse sevmiyorsa çiçek ve yeşillik
Durma onun yanında hiç, hemen kaç.
Olamaz böyleleri ne derman ne de ilaç.
Kerem ol insanlık ateşiyle yan
Erişemez amacına yanmayı göze alamayan.
1c63f_b428

Kitap Okumak…

Kitap okumak: İyiliğe, güzelliğe uzanan, içinde binbir renk ve desen bulunan bir halı dokumak.
Kitap okumak: Kardan, kıştan kurtulmak, bahar olmak, çiçek açmak, arıya dönüşerek; çiçeklerden bal yapacak malzeme taşımak
Kitap okumak: Sanat, bilim deryasına dalmak, yılana, yalana sarılmadan yaşamak.
Kitap okumak: Düşünce ve duygularına yeni ufuklar açmak, mutluluğun gökyüzünde güvercin uçurmak.
Kitap okumak: Özlemlerine, umutlarına kanat takmak, erdem ve özveriyle tanışmak.
Kitap okumak: Yazarlardan aldığı güçle bilgisizliğin, bilinçsizliğin karanlığını delmek, acılarını unutup gülmek, aydınlık sabahlara uyanmak; kötülere, çirkinlere meydan okumak.
Kitap okumak: Sevmenin, sevilmenin, insan olmanın değerini, önemini anlamak, uygarlaşmak, gelecek güzel günlere yelken açmak.
Anı-oturma

GARSON NİYE DAYAK YEDİ?

GARSON NİYE DAYAK YEDİ?

 

Müşteri garsonu dövdü ve karakolluk oldular. Komiser müşteriye garsonu niye dövdüğünü sordu. Adam öfkeyle başını salladı. “Öyle şeyler söyledi ki, benim yerimde siz olsaydınız kendisini daha çok döverdiniz. Ben birkaç tokat attım, işte o kadar” diye konuştu.

Komiser merakla, “Anlat bakalım, anlat da orasına ben karar vereyim” dedi.

“Tamam, komiserim” dedi adam ve anlatmaya başladı:

“Yemek sırasında bir şey olmadı. Sıra tatlılara gelince garson benim saçı dökük kafama bakarak kabak tatlısı yememizi tavsiye etti. İstemez, dedim. Karıma bir göz attı, ‘hanımgöbeği de güzeldir. Ondan vereyim isterseniz,’ dedi. Bizim hanım biraz şişmancadır. Bu söze bozuldu, ‘başka bir tatlınız yok mu?’ diye sordu. Seninki bu sefer baldızın memelerini süzdü, ‘tavukgöğsü şahane’ diye konuştu. Kızdım ama ses çıkarmadım. Kızımın dudaklarını gösterir gibi, ‘dilberdudağına ne dersiz?’ diye sordu. Kendimi zor tuttum ama vezirparmağımız da var, ağzınıza layık’ deyince zıvanadan çıktım.

‘Bende Osmanlı tokadı var, sen onu ye!’ diyerek yakasından tuttum, iki tokat aşk ettim suratına. Ne dersiniz komiserim, haksız mıyım, siz olsanız kızmaz mıydınız?”

Komiser ne diyeceğini bilemedi. Kendisinin gür saçlarını göstererek, “Kabak tatlısına bir şey demezdim” diye güldü. Sonra da, “Her şey üst üste gelmiş. Garsonun kötü bir niyeti olduğunu sanmıyorum. Hadi barışın. Böyle ufak tefek şeylerle beni meşgul etmeyin” diyerek onları el sıkışmaya zorladı.

Müşteri garsona yüklü bir bahşiş verince olay kazasız belasız çözümlendi.

Müşteriyle garson giderlerken komiser ikisini de uyarmak gereğini duydu;

“Bundan sonra sözlerine dikkat et garson efendi, sen de her sözü başka manaya çekme bey amca. Hep müşteri bir şey yiyecek değil ya, kimi zaman da garsonlar yer; ama ne yer, orası hiç belli olmaz. Kiminin bahtına dilberdudağı, hanımgöbeği, tavukgöğsü yemek düşer, kimine de dayak. Bu dünya böyledir işte!” diye içini çekti.54